
NİNOVA’YI TERK EDENLER
Ademoğlunun yaratılmasıyla birlikte yeryüzü serüveni, dünya imtihanı da başlamış oldu.
İnişli çıkışlı bir grafik gibiydi bu imtihanı…
Kimi zaman ma’ruftan yanaydı yönü, kimi zaman münkerden yana…
Bazen korkuyla bazen açlıkla bazen de mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltmekle devam edecek bir imtihan… sabredenlere müjde, haddi aşanlara azap vaad eden bir imtihan…
Devam edecekti bu imtihan, ta ki son nefes verilene, son nefis de gidene kadar…
Kaçış, kurtuluş yoktu bu imtihandan… Deliler ve çocukların dışında herkes muhattaptı bu imtihana…
Bazı deniz fenerleri vardı bu imtihanda , arayışta yol gösteren, çıkış yolları öğreten…
Birer kıssadır bunlar, içinde hissesi olan…
Yoldan çıkanlara, yoldan çıkaranlara , münkerden yana yol açanlara ders verirler,… Azınca, haddi aşınca, kibirlenince nasıl bir azapla karşılaşacağını öğretirler bize İblis misali… Nemrut, Karun, Firavun misali… Azabı gösterir, Cehennemi hatırlatır ve makul olana, maruf olana, orta yola gelin mesajı sunarlar…
Yola gireceklere; yol yürüyenlere, doğru yola talip olanlara da yol yordam, yöntem öğretirler… Sabredince, azmedince, ma’ruftan yana mevzilenince nasıl bir nimetle karşılanacağını gösterirler Hz. Eyyub misali… Hz. İbrahim, Hz. İsa ve şehrin öbür ucundan koşarak gelen adam misali… nihayeti olmayan, lezzetine doyulmayan Cennet nimetlerine koşun muştusu sunarlar…
Yani hikaye değildir bunlar, öylesine anlatılan efsaneler hiç değildir… Akledene kalb olsun, kalıp bulsun diye, kalbi olana akıl olsun, makul olanı bulsun diye anlatılmıştır bu kıssalar…
Tabii ki anlayana, algılayana… Aklıyla, kalbiyle teslim olana…
*****
Gelin bu kıssaların birinden biz de hisselerimize düşene bir bakalım ve Hz. Yunus’a yoldaş, 33 yıllık tevhid’e davet mücadelesine ortak olalım…
Allah’tan aldığı emirle Ninovaya, Ninovalılara uyarıcı olarak gelmişti Hz. Yunus… Uyarmıştı, korkutmuştu onları, yaklaşan, yakınlaşan azapla… ancak pek yakınlık göstermemişlerdi davetine Ninovalılar… Ciddiye almamışlardı daveti, belki de uzak görmüşlerdi azabı da icap etmemişlerdi davete…
Müjdelemişti inanacakları, Cennetin sınırsız nimetleriyle fakat bu çağrısına da rağbet etmemişti Ninovalılar… Belki de yeterli görmüşlerdi ellerindekini ve hiç bitmeyecek sanıyorlardı. Şatafatlı hayatları, lüks yaşamları gözlerini kör etmiş, aklıllarını dümura uğratmıştı da içlerinden sadece iki kişi iman etmişti ona…
Bu duruma üzüldü, yıkıldı Hz. Yunus… Hakkın emrinin kabullenilmemesine kızarak ilâhî buyruk gelmeden ayrıldı sorumluluk sahasından. Oysa vazifede yılgınlık göstermemeli, tüm yolları tüketmeliydi.
Peki nereye gidecek, kime sığınabilecekti.
Karanın Rabbi olan Allah, denizlerin ve havanın da Rabbi değil miydi?
İnsanlardan kaçılabilir de Malikül mülk olan Allah’tan kaçılabilir miydi?
Kaçamazdı, kaçamadı elbette… Sığındığı gemi denizin ortasında fırtınaya tutulunca
batma tehlikesi üzerine gemidekilerden kimin atılacağını tespit için kura çektiler de Hz Yunus’a isabet etti kura.
Hz Yunus’u attılar denize ve bir balık yuttu onu… Ancak her şeye gücü yeten Yüce
Allah, balığın karnındaki Hz Yunus’u öldürmedi. Çünkü Allah, rahmet, mağfiret ve merhamet sahibiydi.
Farkına vardı yaptığı hatanın ve şüphesiz her şeyin sahibi olan Rabbine sığındı Hz. Yunus… “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben kötü işler yapmışım!” diyerek yalvardı.”
“balığın karnında bizi andı, tesbih etti, biz de onu hasta bir halde ağaçsız, boş bir yere attık ve üzerine
(gölge yapması için) kabak türünden bir ağaç bitirdik.” diyerek mağfiretinin tecellisini ortaya koydu yüce Allah …
Bu mağfiretle donanan ve sorumluluk alanına dönen Hz. Yunus, vazifesine tekrar başlamış ve halkının imanına, Rabb’inin hâdî’liğine şahitlik etmişti.
*****
Dedik ya her kıssada var bir hisse…
Peki ne söyledi Hz. Yunus bize…
Davanın, davetin sahibi ancak Allah’tır…
Dolayısıyla sınırını da, metodunu da belirleyecek olan odur. Bize düşen bu öğretiyi, sorumluluğu liyakatle yerine getirmenin gayreti içinde olmaktır. Bir kez yüklenmişsek bu yükü, menzile varıncaya, O; yeter deyinceye kadar indirmek bize vebaldir bilincinde olmalıyız.
Hidayet edecek olan sadece Allah’tır…
Kime hidayet, kime azab edeceğine de ancak o karar verir. Bizler sadece cehennemle uyarıcı, cennetle muştulayıcıyız… Bize düşen kulu bu seçimle karşı karşıya bırakmak, zorlayıcı olmamaktır.
Mülkün sahibi sadece Allah’tır…
Yeri delip de çıksak, göğü yarıp da aşsak yine de O’ndan, mülkünden kaçış, çıkış yoktur. O alemlerin Rabbi, yerin, göğün ve ikisi arsındakilerin sahibi, ahiret yurdunun melikidir… Bize düşen bu bilinçle ona boyun eğmek, kanunlarına teslim olmak ve onu razı etmenin yollarını aramaktır.
Hatalarımızın müsebbibi dışarıda değil nefsimizdedir…
Başımıza gelen bela ve musibetlerin müsebbibini dışarıda aramayacağız. İblis gibi Şeytanlaşarak nefsimizi temize çıkarmayacağız… Bize düşen Hz. Adem gibi, Hz. Yunus gibi suçu nefsimize döndürmek ve affımız için rabbimize tüm samimiyetimizle yalvarmak, yakarmaktır.
Bağışlaması bol olan sadece ve sadece Allah’tır...
Varlık ve yokluk aleminde ondan daha şefkatli, merhametli ve mağfiret sahibi başka bir varlık yoktur… Bize düşen ona, sadece ona sığınmaktır. Onun affetmeyeceği hiçbir günah yoktur. Yeter ki hasbi olalım, yeter ki ciddi olalım, yeter ki aynı hataya düşmeme kararlılığında olalım… Yeter ki tevbemize sadık olalım… Yeter ki bıraktığımız vazifemize ilk anki aşk ve heyecanla yeniden sarılalım…
Her şeyi bir kanunla/sünnetullahla var eden Allahtır…
O her şeye bir vakit tayin etmiştir. Ne öne alınabilir ne de ertelenebilir bu… Bize düşen umud etmek ve bu umudu daima diri tutmaktır. “Allah’tan umut kesenler sapkınlardır.” bilinciyle hareket etmeli, gaflete düşmemeliyiz… İnsandan da, Allahtan da umudumuzu asla yitirmemeli, davetimize, cehdimize odaklanmalıyız. Bilmeliyiz ki Firavun sarayında Hz. Musa’yı yetiştiren, Asiye’yi değiştiren, Azer’in sulbünden Hz. İbrahim’i çıkaran Allah, Ninova’larımızı da İslam beldesi kılacaktır.
Rabbim Hz. Yunus’un bilincine ve akıbetine ulaştırsın bizi.