
Oruç kelimesi, sözlükte “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak” anlamına gelen Arapça savmın (sıyâm) Farsça karşılığı olan rûze kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Savm ve sıyâm ile türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de on üç yerde, hadislerde ise çok sayıda geçmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ṣvm” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “ṣvm” md.). Terim olarak oruç, tan yerinin ağarmasından güneşin batmasına kadar şer‘an belirlenmiş ibadeti yerine getirmek niyetiyle yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmayı ifade eder. Serahsî’nin “belirli kimselerin belirli zamanda belirli fiillerden belirli bir amaçla uzak durması” şeklindeki tanımı bu ibadetin kimler açısından sahih sayıldığını belirtmeyi hedeflemektedir (el-Mebsûṭ, III, 54). Süresi içinde kişinin kendini oruç yasaklarına karşı tutmasına imsâk denir, bu kelime “oruca başlama, orucun başlangıç anı” mânasında da kullanılır. Vakti gelince orucu usulüne göre açmaya, yani orucu sonlandırmaya iftâr adı verilir. Sözlükte “günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalınayak yürümekle ayakların yanması” anlamlarındaki ramad masdarından veya “güneşin güçlü ısısından çok fazla kızmış yer” mânasındaki ramdâ’ kelimesinden türeyen ramazân kamerî yılın şâbandan sonra, şevvalden önce gelen dokuzuncu ayının adıdır. “Yaz sonunda ve güz mevsiminin başlarında yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur” anlamındaki ramadî kelimesinden ya da “kılıcı veya ok demirini inceltip keskinleştirmek için iki yalçın taş arasına koyup dövmek” anlamındaki ramd masdarından türediği de ileri sürülmüştür. Genellikle “şehr” (ay) kelimesine izâfe edilip şehru ramazân şeklinde kullanılır.(DİA).
Oruç ibadeti İslam’ın beş temel esasından biridir. Oruç; Allah’ın rızasını kazanmak için ibadet maksadıyla gün boyu yemekten, içmekten, nefsi arzulardan uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir. Her şeyin bir zekatı olduğu gibi, bedenin zekatı da oruçtur. Kul, zekat ile malını temizlediği gibi, oruç ile de gönlünü ve ruhunu kirleten bazı kötü düşüncelerden arınır. Oruç, yüce Allah’ın bizlere ihsan ettiği sayısız nimetlere karşılık O’na şükranlarımızı arz etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen ve değerine vurgu yapılan yegâne ay ramazan ayıdır. "O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır. Artık içinizden kim bu aya yetişirse onu oruçlu geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, başka günlerden sayısınca tutar. Allah sizin için kolaylık istiyor, güçlük çekmenizi istemiyor. Sayıyı tamamlamanız, size doğru yolu göstermesinden ötürü Allah’ı tazimle anmanız için ve şükredesiniz diye (uygun hükümler gönderiyor)." (Bakara 2/185). Hadis kaynaklarında da Hz. Peygamber’den nakledilen, ramazan ayının fazileti, başlangıcının ve sonunun nasıl tesbit edileceği, süresi ve bu aya mahsus ibadetlerle ilgili çok sayıda rivayet yer almaktadır.
Sabır, ibadet, rahmet, mağfiret ve bereket ayı olarak kâbul edilen ramazan ayının özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür: 1). Kur’an-ı Kerîm bu ayda indirilmiştir. "Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Bilir misin nedir Kadir gecesi? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır." (Kadr 97/3). "O (sayılı günler), doğruyu eğriden ayırma, gidilecek yolu bulma konusunda açıklamalar ve insanlara rehber olarak Kur’an’ın indirildiği ramazan ayıdır...( Bakara 2/185). "Biz onu mübarek bir gecede indirdik; biz daima uyarmaktayız." (Duhân 44/3). 2). İslâm’ın beş şartından biri olan oruç bu ayda tutulur. "Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı." 3). Teravih namazı bu aya mahsus bir ibadettir. Hz.Peygamber, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek teravih namazını kılan kişinin geçmiş günahlarının affedilecegini belirtmiştir.(Buhârî, “Ṣalâtü’t-terâvîḥ”, 1; Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 173-178). 4). Malî bir ibadet olan fıtır sadakası bu ay içinde, bayramdan önce ödenmesi gereken bir ibadettir. Ayrıca ramazanda ödenmesi gerekli olmamakla birlikte müslümanlar zekâtlarını bu ayda ödemeyi âdet haline getirmişlerdir. 5). Bu ayın sonunda itikâfa girmek sünnettir. Rasûl-i Ekrem’in ramazanın son on gününde itikâfa girdiği ve bu âdetini vefatına kadar devam ettirdiği, onun ardından hanımlarının da itikâfa girdiği haber verilmektedir.(Buhârî, “İʿtikâf”,1; Müslim, “İʿtikâf”, 1-5). 6). Bu ayda umre yapmanın hac sevabına denk olduğu belirtilmektedir.(Buhârî, “ʿUmre”, 4; Müslim, “Ḥac”, 221, 222). 7). Kur’an ayı ramazanda çokça Kur’an okuyup tefekkür etmek müstehap kabul edilmiştir. Peygamberimizin Cebrâil ile karşılıklı Kur’an okumasına dayanan mukabele uygulaması da bu aya mahsus geleneklerdendir.
Oruç ibadeti İslâm’dan önce de bilinen ve İslâm’dakinden farklı da olsa uygulanan bir ibadet idi. Hz. Peygamber’in mensup bulunduğu Kureyş kabilesinden olanlar da âşûrâ günü oruç tutarlardı. Mekke’den Medine’ye hicret edilince burada yahudilerin de aynı günde oruç tuttukları görüldü. Hz. Peygamber bunun sebebini sordu; “Bugün Allah Teâlâ’nın Mûsâ’yı kurtardığı gündür ” dediler. “Bizim Mûsâ ile hak ilişkimiz sizinkinden daha fazla” buyurdu ve o gün kendisi oruç tuttuğu gibi müminlerin de tutmalarını emretti. Bir yıl sonra ramazan orucu farz kılınınca Hz. Peygamber, âşûrâ orucu için “ Dileyen tutsun, dileyen tutmasın” buyurdu. Böylece sözü edilen oruç farz olmaktan çıktı, mendup bir ibadet hükmünü aldı. (Buhârî, “Savm”, 69, “Tefsîr”, 2/24; Müslim, “Sıyâm”, 132-137) . İslâm’ın getirdiği oruç, zamanı, süresi, şartları, hangi fiillerle ve davranışlarla bozulduğu, tanınan kolaylıklar bakımından daha önceki dinlerde ve milletlerde görülen oruçtan, başlangıç ve bitiş saati, ramazân boyunca bir ay sürmesi, sahura kalkılması gibi yönlerden farklıdır.
"Ey iman edenler! Sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sakınasınız diye sizin üzerinize de sayılı günlerde oruç yazıldı, farz kılındı." Bakara 183. âyetinde geçen “Sakınmanız için, sakınasınız diye” ifadesi oruç ibadetinin hikmetine ışık tutmaktadır. Dinde sakınmak (takvâ, ittikā) günahlarla ilgili bir sakınmadır, günahlardan uzak durmak, günaha girmemek için çaba göstermektir. Kurtulmanın, uzak durmanın yolları ve çareleri bakımından günahlar ikiye ayrılır: İçki, kumar, hırsızlık, gasp gibi günahlardan kurtulmanın yolu ve çaresi –bunların getirdikleri sonuçlar üzerinde– düşünmektir. Yasaklama, ceza tehdidi, başkalarının başlarına gelenler, verilen öğütler üzerinde düşünen insanlar bunlardan uzaklaşabilirler. Bir kısım yasaklar ve günahlar da vardır ki, bunların sâikleri (iticileri, etkenleri) öfke ve şehvet gibi tabii duygular ve içgüdülerdir. Bunlardan uzaklaşabilmek için yalnızca üzerinde düşünmek yetmez; itici duygular ve içgüdülerin baskısını azaltacak veya bu baskıya karşı iradenin gücünü arttıracak uygun araçlarla eğitime ihtiyaç vardır. Oruç bu eğitim için ideal bir yoldur. Oruç ibadetinin ferdin iradesini güçlendirmesi ve onu günahlardan uzaklaştırması yanında, maddî imkânları yerinde olanları yoksulların, mahrumların halleriyle hallendirmek gibi bir işlevi daha vardır. Yeme, içme ve cinsel ilişki arzularını istedikleri gibi tatmin edebilenler, bundan mahrum olanların durumlarını ancak, aynı şartları yaşayarak anlayabilirler ve ancak bu yoldan onlara yardımcı olma konusunda daha duyarlı ve aktif hale gelebilirler. İslâm eğitimcileri bedenin arzularını frenlemenin, isteklerini doyurma konusunda kısıntıya gitmenin, insana mahsus olup ruh, nefis, kalp gibi kavramlarla ifade edilen diğer unsurun gelişmesi üzerindeki müsbet tesiri üzerinde de ısrarla durmuşlardır.
Oruç, müslüman insanların yıl içinde bir ay boyunca imsak vaktinden iftara kadar gün boyu yemekten ve içmekten uzak durduğu dini bir ibadettir. Aynı zamanda İslam’ın şartlarından biri olarak kabul edilen oruç ibadeti, oruç tutmanın kriterlerini karşılayan kişiler tarafından yapılması farz olan bir ibadettir. Dini bir ibadet olmasının yanı sıra oruç tutmanın sağlık açısından da tıp dünyası tarafından kabul edilen faydaları söz konusudur. Oruç tutmanın başlıca faydaları arasında yağ yakımını hızlandırma, bağışıklığı artırma, vücudu zararlı toksinlerden arındırma, kilo vermeye yardım etme, iradeyi destekleme gibi zihinsel fonksiyonları iyileştirme ve sindirim sisteminin rahatlamasını sağlama gibi faydaları söz konusudur.
Oruç insanları dünyada kötülüklerden sakındıran, ahirette de cehennem azabından koruyan ve günahların bağışlanmasına vesile olan bir ibadettir. Oruç tutan maddi ve manevi bakımdan huzura kavuşur. Oruçtan beklenen manevi hazzı alabilmek için sadece midesine değil, bütün organlarına oruç tutturmalıdır. İnsan, nefsinin aşırı isteklerine karşı koyabilmeli, öfkesini yenebilmeli ve bütün organlarına oruç tutturabilmelidir. Başkalarına zarar vermekten, etrafındaki insanları huzursuz etmekten kaçınmalı, herkesle iyi geçinmelidir". Oruç, iradeleri merhametle eğitir ve özgürleştirir. İftar cömertliği, ikramı ve paylaşmayı öğretir. Teravih, ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayar. Sahur, hayır ve bereketin ne olduğunu gösterir. Eğer ibadetlerimizin ahlakımıza, sosyal yaşantımıza önemli bir tesiri yoksa dini yaşantımızda bir kusurumuz var demektir. Oruç’da bir ibadet olarak sadece günün belli vakitlerinde yemeden içmeden uzak durmak değildir. Oruç; yaratılışı icabı aceleci olan insana sabrı öğretir. Bitmek bilmeyen arzu ve isteklerine karşı, nefsi terbiye eder, İnsanı günah, işlemeye yönelten özelliklerini kontrol altında tutmasını sağlar. Hz. Peygamberimiz (s.a.v.): “Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına değer vermez” (Riyazu’s-Salihin 2/502) buyurmuşlardır. Yine Hz. Peygamber (sav): “Bir kimse faziletine inanarak ve mükafatını Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır” (Buhari İman, 8.II.). Oruç o zaman tüm organlarla tutulması yani tüm organların bu ibadete katılması gerekmektedir.
Hz. Peygamber, ramazanın Allah’ın isimlerinden biri olduğunu ifade buyurmuştur (Buhârî, İman, 28). Bu durumda “şehru ramazan” ifadesi “şehrullah” yani “Allah’ın ayı” manasına gelir. Ramazan ayı, Allah’ın kitabının indiği aydır. Diğer taraftan, Kuran’ın Kadir Gecesi’nde indiği ve Kadir Gecesi’nin de ramazan ayı içinde olduğu dikkate alınırsa aralarındaki ilişki daha net bir şekilde anlaşılır. Kuran’ın Kadir Gecesi’nde inmeye başladığını ve 23 yılda tamamlandığını dikkate alırsak, Kuran’ın Kadir Gecesi’ni diğer günlere taşıdığını söyleyebiliriz. Böylece Kuran’ı ihya eden, onu anlayan ve hayata geçiren insanlar diğer gün ve geceleri de Kadir Gecesi’ne çevirmiş olmaktadırlar. Kadir gecesini değerli kılan Kur’an’ın indirildiği gün olmasıdır. Bu günün kıymeti Kur’an dan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Kur’an okuyup tefekkür etmek her günü kıymetli, değerli yani Kadir yapmak demektir.
Kur’an okurken; dil, kalb ve akıl üçlüsü, sıkı bir ilişki halinde olmalıdır. Dil âyetlerin lafzını kalbe gönderirken; kalb de bu âyetlerin anlamlarını akla göndererek tesirini akıl ışığı altında yansıtır. Bir başka anlatışla, dil âyetlerin lafızlarını telaffuz ederken anlamını kalbe yansıtmalı, kalb de, anlamlardan sebep-sonuç ilişkileri ve hüküm değerleri çıkarmada beyinle, akılla doğrudan bir irtibâta geçmelidir. Hz. Ali’nin dediği gibi: “İçinde anlayış bulunmayan ibadette hayır olmadığı gibi, üzerinde tefekkür ve tedebbür bulunmayan okumada da hayır yoktur.” (Dârimî, Mukaddime, 29/303-304. Krş. Hatîb el-Bağdadî, el-Fakîh ve’l-mütefakkih, 2: 339). Dinî düşüncenin yeniden teşekkülünde fikrî üzerinde ekzersizler yapan geçen yüzyılın büyük düşünürü Muhammed İkbal’in dediği gibi, her insan, sanki Kur’an, ilk defa kendisine nâzil oluyormuşçasına okumalıdır. İşte o zaman Kur’an, sırlarını kişiye açacaktır. Çünkü Kur’an, Yüce Allah’ın ziyâfet sofrası gibidir. Bu ziyâfet sofrasından istifâde etmede okumak ve yaşamak el ele vermelidir. Yaşama olmadan bizzat Kur’an kendisini okuyanları, mahşer günü Cenâb-ı Hakk’a şikâyet edecektir. (25/Furkân, 30). O halde Kur’an bizden şikâyetçi değil, şefâatçi olacak bir düzeyde onu anlamaya ve hayatımızda anlamlandırmaya çalışalım. Bunun yolu da ihlâs ve samimiyetle okur-yaşar olmaktan geçmektedir. Unutmayalım ki, Kur’an’ın muhâtabı dirilerdir. Kur’an’ın indiriliş amacı yaşayanları, dirileri uyarmaktır, ölüleri uyarmak veya onlara okunmak değildir.
Kurʼân, azîzdir, kerîmdir; indiği her yere kıymet, bereket ve izzet bahşeder. Bu hakîkate binâen; “Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrâil (as) peygamberlere getirdi, meleklerin en fazîletlisi oldu. Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Muhammed (sav)’e indi. O, kendisinden önceki ve sonraki bütün insanların seyyidi oldu. Kur’ân-ı Kerîm, Ümmet-i Muhammed’e indi. O ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Kur’ân-ı Kerîm, Ramazan ayında indi. O ay, on bir ayın sultanı oldu. Kur’ân-ı Kerîm, Kadir Gecesi’nde indi. O gece, içinde Kadir Gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlı oldu. Eğer "Kur’ân-ı Kerîm, senin de kalbine ve hayatına inerse, şüphesiz ki insanların en hayırlılarından olursun! ”. Demek ki bizler de Allah katında kıymet kazanmak istiyorsak, Kurʼân-ı Kerîmʼi âdeta başımıza tâc etmeli, onun istikâmetinde, izinde bir hayat yaşayıp yaşatmanın derdinde olmalıyız.
Ramazan ayını gerektiği şekilde yaşamanın yolu Kuran’ı okumak, anlamak ve yaşamaktan geçmektedir. Öğrenip yaşadıklarımızı da başkalarına anlatmaktır. Bu ayda oruç tutulmasının nedeni Kur’an’ın indirildiği ay olmasıdır. Cenâb-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği ramazan ayını oruçlu geçirmemizi emretmiştir. Yani Kur’an'a saygı göstermemiz istemiştir. Kurân ile ne kadar meşgul olursak, ramazân ayının, orucun hakkını o denli vermiş oluruz. O zaman oruç sâdece aç ve susuz kalmaktan ibaret bir ibadet değil, hayatı Kur’anın ilkelerine göre yaşamaktır. Yaşayan Kur’an olmaya çalışmak, bunun çabasını vermektir. Kur’ân-ı Kerîm hayat rehberimiz olmalıdır. Allah bu kitabı "Oku" emriyle ve okuma yazma bilmeyen bir kişiye göndermiştir. İlk emir "Oku" emridir. Her şey Allah’ın adıyla okunmalıdır. Okumak ilk emirdir ve müslümanlar için zorunlu bir görevdir. Allah’ı, kitabını ve evreni tanımak ilk önce yapılması gereken bir farizadır. Bilmeden bir şey yapmak, bir eylem gerçekleştirmek mümkün değildir, yapılsa bile bilinçsizce yapılan bir eylemin değeri, kıymeti yoktur. Öncelikle yapılacak şeyi genel hatlarıyla bilmek gereklidir. Bu nedenle Allah’ın kitabını okumak, öğrenmek, anlamak ve anlatmak her müslüman için-gücüne ve imkanlarına göre-farz bir görevdir.
Mümin kimse Allah’ın mesajına göre yaşamak ve o mesajı asrın idrâkine sunabilmek için sürekli okumak, üzerinde tefekkür, tedebbür ve tezekkür etmek durumundadır. Aksi hâlde gerçekten, haktan sapıp başka yollara kayabilir. Sıratı müstakim de sebat etmek için o yolu tanıtan mesajdan, haberden uzaklaşmamak gerekir. Bu okuma ve anlama işini sürekli yapmalı ancak ramazân ayında daha da artırmalıdır. Zira bu ay Kur’ân-ı Kerîm’in dünyaya indirildiği ay, Kur'an-ın doğum günüdür. Gönderen bu ayın önemsenmesini işlemişse, kuluna da onu önemsemek yaraşır. Bu onu yüceltir ve Rabbine yaklaşmasına neden olur. Ramazan Kur’an ayıdır. Ramazanı ihyâ edip gereği gibi yaşamak, sâdece aç ve susuz kalmak değil, Kur’ân-ı okuyup, anlamak, yaşamak ve yaşatmaktan geçmektedir.